TÜRK-İSLÂM DEVLETLERİNDE KÜLTÜR ve MEDENİYET
İlk Türk-İslâm devletleri, anavatan Orta Asya'nın dışında Afganistan, Kuzey Hindistan, İran, Suriye, Mısır gibi yeni coğrafyalara yayılmış, farklı kavim ve kültürlerle temasa geçmiştir. Ancak bu geniş coğrafyayı birleştiren ortak bir nokta vardır; İslâmiyet.
Türk-İslâm kaynaşmasının geçiş dönemini Karahanlılar oluşturmuştur. Halkın tamamına yakınının Türk olması sebebiyle Karahanlı Devleti, siyasî ve sosyal açıdan eski Türk anlayışını korumuş, ancak dinî bakımdan İslâmiyeti kabul etmiştir. Gazneli Devleti ise komşusu Samanoğulları'mn temsil ettiği İran-İslâm geleneğinden etkilenmiştir. Selçuklu Devleti ile gelişme tamamlanmış; Türk-İslâm geleneği ve müesseseleri yerine oturmuştur. Selçuklular Türk devlet geleneğinin temel özelliklerini bozmadan, İran ve Abbasi devlet yapısından faydalanmışlardır.
l- DEVLET YÖNETİMİ
Türk-İslâm devletleri farklı ülke ve milletler üstünde kurulmakla beraber, devlet anlayışları birbirine benzer.
Karahanlı Devleti'nde halkın hemen tamamı Türklerden oluşmaktaydı. Gazneliler, Büyük Selçuklular ve Harzemşahlılar'ın sahip oldukları ülkeler, kuruluş yıllarında tamamen Türklere dayanmakla beraber, daha sonra bunlar birer "cihan devleti" hâline gelmişlerdir. Kuzey Hindistan'dan Orta Doğu'ya uzanan hâkimiyet sahasında çeşitli milletleri himayelerine almışlardır. Mısır ve Suriye'de kurulan Tolunoğulları, Ihşîdiler, Eyyûbîler ve Memlûklar da yerli İslâm toplumlarını yönetmişlerdir.Ancak bu devletlerin idarecileri ve ordu tamamen Türklerden oluşmaktaydı. Hatta Mısır Memlûk Devleti'ne Arap kaynakları "Türkiye Devleti" dahi demişlerdir.
A- Hükümranlık
Hâkimiyet Anlayışı; Türkler, savaşçı ve teşkilâtçı bir millet olduğundan, gittikleri bölgelerdeki halkı kolayca hâkimiyetleri altına alabiliyorlardı. Bu durum zamanla, Türkler'e bu hâkimiyetin Tanrı tarafından verildiği inancını (kut) doğurmuştur. İslâmiyetle beraber hâkimiyet anlayışında bazı değişiklikler görülmekteyse de özde bir değişiklik söz konusu değildir. Şöyle ki, İslâm devlet anlayışına göre hükümranlığın halife tarafından kabul ve tasdik edilmesi gerekmektedir. Bu sebeple Gazne ve Selçuklu Sultanları, hükümdarlıklarının Abbasi halifesi tarafından "tasdik" edilmesine önem vermişlerdir. Ancak hiçbir zaman hâkimiyeti halifeyle paylaşmamışlardır. Aksine, Selçuklu ve Memlûklu sultanları, sadece dinî lider olarak tanıdıkları halifeleri himaye ederek, İslâm dünyasındaki hâkimiyet sahalarını daha da genişletmişlerdir.
Cihan hâkimiyeti fikrinin ilâhî bir temele sahip olması, idare altındaki insanlara karşı sorumlu olmayı gerektirmektedir. Bu sebeple Türkler, hangi milletten olursa olsun, insanlara eşit ve adaletli davranmışlardır. İslâmiyetle de kuvvetlenen bu anlayış bütün Türk-İslâm devletlerinde görülür. Nitekim, Cihan Devleti hüviyetindeki Türk-İslâm devletleri, yönettikleri yerli halktan kişileri devletin çeşitli memuriyetlerine getirmişlerdir
B- Hükümdar
Hükümdarın özellikleri; Türk hâkimiyet anlayışına göre Tanrı yeryüzünü yönetme yetkisini (kut) Türk hükümdarına vermiştir. Türk devlet anlayışına göre devlet hanedanın ortak sorumluluğu altındadır. Devleti idare eden hükümdarın da bir hanedana mensup olması şarttır. Hanedan üyeleri taht üzerinde hak iddia ederek zaman zaman birbirleriyle mücadeleye giriştiklerinden, hükümdarlık el değiştirmiştir. Bu mücadele bazen devlet düzenini bozmuş, ancak çoğu zaman daha güçlünün hükümdar olması sebebiyle olumlu sonuçlar vermiştir. Mısır Memlûkluları'nda ise diğer Türk devletlerinin aksine, babadan oğula geçen hanedan hâkimiyeti yoktur. Daha güçlü ve kabiliyetli olan komutan devletin başına geçmekteydi.
Hükümdarlık yetki ve görevleri: Devletin başı durumunda olan sultan, devlet idaresinden doğrudan sorumluydu. Halkı refah içinde yaşatmak en önemli görevdir. Ayrıca töreyi (kanunu) düzenleyip, nizamı sağlamak, adaleti temin etmek, fetihler yaparak devletin gücünü artırmak diğer görevleri arasındadır. Bu maksatla hükümdarlar haftanın belirli günlerinde halkı ve devletin ileri gelenlerini kabul eder, şikayetleri çözerdi. Kadı, vali, melik vs gibi, devlet adamlarının tayini veya görevden alınmaları onun sorumluluğu altındaydı.
Hükümdarlık unvanları:
Karahanlı hükümdarları daha çok "han,hakan,kadir,ilig, kara " gibi Türkçe unvanlar kullanmışlardır. Karahanlı hükümdarları İslâmiyeti kabul edince Türkçe isimlerinin yanına Müslüman isimleri de aldılar. Gazneli Hükümdarı Mahmud ise "Sultan" unvanını alan ilk Türk hükümdarıdır.
Selçuklular ilk zamanlarda, Oğuz devletinde görüldüğü gibi, devlet başkanlarına "yabgu" diyorlardı. Abbasi halifesi, Tuğrul Bey'in hükümdarlığını tasdik ederek O'na "sultan" unvanını vermiştir. Hanedan üyeleri ise eski yabgu unvanının yerine "melîk" unvanını kullanmışlardır.Tuğrul Bey, Abbasi halifesi tarafından "Doğu'nun ve Batının hâkimi" olarak ilân edilmiştir. Diğer Selçuklu sultanlarına da "sultan-ı âzam" (büyük sultan) denilmiştir.
Harzemşahlar Büyük Selçuklulara bağlı oldukları dönemlerde harzemşah,melik, şehinşah daha sonraki dönemlerde ise sultan, sultan-ı azam
Hükümdarlık sembolleri: Türk-İslâm devletlerinde hükümdarların türlü hâkimiyet sembolleri kullandığı bilinmektedir. Türk-İslâm hükümdarlarının kullandığı diğer semboller veya hâkimiyet alâmetleri şunlardır:Hutbe, Sikke,Tuğra, Diğer semboller: Arma, unvan ve çetr (küçük saltanat şemsiyesi), nevbet (mehter), sancak, tuğ, otağ (çadır), taht ve taç ,ok ve yay hükümdarlık sembolleri arasında yer alır.

C- DEVLET TEŞKİLATI
a- Merkez Yönetimi
Tolunoğulları ve Akşitler: Abbasilerden büyük ölçüde etkilenmişlerdir.Bu iki devlette “naiplik” ve “haciplik” görevleri bulunmaktaydı. Ayrıca Akşitlerde vezirlik önemli bir yere sahipken Tolunoğlları’nda bu kurum bulunmamaktaydı.
Karahanlılar: Devlet üzerinde Arap ve İran etkisi oldukça azdır. Eski Türk teşkilatı daha belirgin yer almıştır. İslam öncesi anlayışta olduğu gibi devlet “İkili Teşkilat” esas alınarak yönetilmiştir. Hatunlar da yönetimde etkili olmuşlardır.
Gazneliler: Hükümdar “Sultan unvanıyla devlet yönetiminde mutlak hakim durumundaydı. Devlet teşkilatında daha çok Samanoğulları’ndan etkilenmişlerdir.
Büyük Selçuklular: Eski Türk anlayışını büyük ölçüde yerini korurken İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra Abbasiler,Gazneliler ve Karahalılar’ın etkisinde kalmışlardır.Yabgu, Bey, Tuğrul Bey’in 1055 Bağdat Zaferinden sonra ise “Sultan” unvanını kullanmaya başlamışlardır.
Türk-İslâm devletlerinde merkez yönetimi iki önemli teşkilâta sahiptir; doğrudan sultana karşı sorumlu olan saray teşkilâtı ve başında büyük vezirin bulunduğu hükümet (divân-ı saltanat). Bu yapılanma İslâm-İran etkisi ile önce Gazneliler'de görülmüş, Selçuklular ise daha da geliştirerek diğer Türk devletlerine etkide bulunmuştur.
Saray: Saray teşkilâtı doğrudan doğruya sultanın şahsına bağlıdır. Sarayda hükümdar ve ailesinin hizmetinde kullanılmak üzere eğitilip, görevlendirilen çok sayıda Türk asıllı memlûk bulunmaktaydı. Saray görevlilerinin içinde en yüksek mertebe Hacib-i Kebir'liktir (büyük hâcib). Büyük hâcibe bağlı hâcibler saray ile hükümet arasında irtibatı sağlardı. Büyük hâcipler ise hem onların hem de bütün saray görevlilerinin başıydı.
Hükümet: Devlet işlerini yürütmekle görevli hükümete divan-ı saltanat(Divan-ı Âli: Büyük Divan ) denirdi. Bu divanın başkanı hükümdardı. Ancak çoğu zaman hükümdar adına vezir işi yürütürdü. Büyük divan farklı alanlarda çalışan 4 divandan oluşmaktaydı. Bunların başında da günümüzün bakanları sayılabilecek 4 vezir bulunmaktaydı. Bu divanlar; "İstifa divanı" (maliye), "Tuğra Divanı" (iç ve dış yazışma), "Arz Divanı" (ordu maliyesi) ve "İşraf Divanı" (teftiş) dır. Bu teşkilât diğer Türk devletlerinde de büyük ölçüde tatbik edilmiştir.
Merkez teşkilatında Divan-ı Saltanata bağlı olmayan teşkilatlar ise şunlardır:Divan-ı Berid: Posta teşkilatı , Emir- Dad: Bugünkü adalet bakanı ve Selçuklularda Atabeylik .
b- Memleket Yönetimi
Türk-İslâm devletlerinde ülke çeşitli bölgelere, eyaletlere ayrılmıştır. . Merkez kendisine bağlı eyaletlere, eyaletler vilayetlere, vilayetler kazalara ayrılmaktaydı. Eyaetlerin yöneticileri hükümdar soyundan ise Melik denirdi."Ş ahne"(şıhne) denilen komutanlar ve valiler (âmil) atanırdı. "Amid" denilen görevliler vilayetlerin vergisini toplar, şehirdeki ticarî hayatı "muhtesib"ler düzenlerdi. Vilayetlerde çok güçlü bir posta (ulag-berîd) teşkilâtı kurulmuştur.Bölge yöneticilerinin de merkez yönetiminde olduğu gibi teşkilâtlan vardı. Ancak idareciler merkezin yüksek hâkimiyetini tanımak zorundaydılar. Devlet yönetimine alıştırılmak için eyaletlere gönderilen şehzadelerin yanına atabey (lala) verilirdi. Bunlar iç işlerinde oldukça geniş yetkilere sahip olmuşlardır. Fakat her şeye rağmen Büyük Selçuklularda idarî teşkilât merkeziyetçi bir yapıya sahipti
c- Ordu
Türk-İslâm devletlerinde ordu, devletin esasını oluşturmaktaydı.
Karahanhlar'da ordunun çekirdeğini Karluk ve Çiğil Türkleri oluşturmaktaydı.Ordu; saray muhafızları, hassa ordusu ve eyalet askerlerinden oluşmaktaydı.
Harzemşah ordusunun esas dayandığı kuvvet Türkmen (Oğuz) ve Kanglı-Kıpçak boylan idi.Büyük Selçuklu Devletini örnek alarak oluşturdukları ordunun bölümleri:İkta askerleri, hassa ordusu ve eyalet askerleri
Mısır'da kurulan Tolunoğulları, İhşîdiler, Eyyûbîler ve Memlûktular da gücünü Türk askerî teşkilâtından almıştır. Mısır'da ordunun özellikle Kıpçak Türklerinden oluşmasına çok dikkat edilmiştir. Onlar için Nil nehrindeki bir adada ayrı bir yer tahsis edilmiştir. Nitekim Memlûk Devleti bu ordu tarafından kurulmuştur.
Gazneliler ve Selçuklularda ise Türklerin yanında yerli unsurlardan da askerî kuvvetler oluşturuldu. Çünkü bu devletler fetihler için kalabalık ordulara ihtiyaç duyuyorlardı.
Gazne ordusu Gulamlar, eyalet askerleri,ücretli askerler ve gönüllü birliklerden oluşuyordu.
Selçuklular'ın askerî sistemde yaptıkları en büyük yeniliklerden biri şüphesiz "askerî iktâ"lardır. İktâ sistemi ilk defa Hz.Ömer zamanında uygulanmıştır. Selçuklular ise bunu geliştirerek askerî ve idarî yapılanmada ustalıkla kullanmışlardır. İkta sistemine göre belirli bir bölgedeki toprakların vergi gelirleri, hizmeti karşılığında askere ayrılır. İktâ sahibi gelirine göre asker besler ve çağrıldığı zaman beslediği askerle birlikte atıyla sefere katılırdı. Böylece kalabalık ordular devlete fazla bir yük getirmiyor; ülkedeki idarî düzen ve üretim korunuyordu.
Büyük Selçuklu ordusu:
1-Merkez Ordusu;
a) Gulaman-ı Saray: Çocuk yaşta iken çeşitli kavimlerden seçilerek yetiştirilen, doğrudan sultana bağlı askerlerdir. Sayıları 4 bin civarındaydı. Maaşlı olan bu ordu, Osmanlılar'daki Kapıkulu askerlerini andırır.
b) Hassa Ordusu: Çeşitli Türk boylarından seçilerek oluşturulan, atlı birliklerdir. Sultana bağlı olan 46 bin kişilik bu orduya maaş yerine toprak gelirleri (iktâ) verilirdi.
2-Eyalet Askerleri: Eyalet askerleri iki bölümden oluşur:
a- Meliklerin, askerî valilerin ve diğer idarecilerin emrindeki özel ordu.
b- Sipahiyân (Atlı Askerler): Kendilerine iktâ olarak ayrılmış yerlerde yaşayan sipahiler ordunun temelini oluşturuyorlardı. Gelirleri karşılığında asker besleyip, savaş zamanında onlarla beraber sefere katılırlardı.
3-Türkmenler: Sınır boylarında (uç) yaşayan kalabalık Türkmenler, reislerinin kumandasında sürekli fetihler yapar, sınırlan muhafaza ederlerdi.
4-Yardımcı Kuvvetler:Selçuklu devletine bağlı Arap, Gürcü, Ermeni gibi hükümetler, sultanın istemesi hâlinde sefere askerleriyle katılmak zorundaydı.

ç) Adalet Teşkilâtı
İslamiyet’in kabulu ile birlikte İslam dinine ait kurallar Türklerin hukuk sistemine girerken,İslami esaslara ters düşmemek şartıyla eski Türk töresi de devam ettirilmiştir. Türk-İslam devletlerinde hukuk; Şer’i ve Örfi hukuk olarak ikiye ayrılıyordu.
Şer’i Hukuk : Halk arasında olan davalar, İslâm kurallarına göre çalışan şer'î mahkemelerde kadılar tarafından çözülürdü. Kadılar, Selçuklular döneminde Bağdat'ta bulunan Kâdi'l - Kudât'a yani baş kadıya bağlıydılar. Merkezde bulunan baş kadının yanı sıra vilayetlerde de kadılar görevlendirilmiştir.Kadılar halk arasında din ile ilgili davalara, ölüm, miras,boşanma,hayır işleri nafaka ve noterlik gibi işlere bakarlardı.
Örf î Yargı : Düzeni bozanların, kanunlara uymayanların davaları ile ilgili idi. Ayrıca veggilere, askeri teşkilata, ticari hayata ait davalara bakıyordu. Selçuklularda büyük divanın dışında sayılan adalet divanı kurulmuştu. Adalet işlerinden sorumlu "Divan-ı mezâlim"in başında "emîr-i dâd" bulunurdu. Orduya mensup kişilerin davasına ise "kadıaskerler" bakardı. Sultan Divan-ı Mezalim’in başkanı idi.Divan-ı Mezalimde sultan halkın şikayetlerini dinler ve karara bağlardı.Divan-ı Mezalim’de ağır siyasi suçlar görüşülürdü.
2- DİN ve İNANIŞ
Türkler İslâmiyeti kabul ettikten sonra, bu dine samimiyetle bağlanmış ve hizmet etmişlerdir. Türklerle beraber İslâm dünyası, maddî ve manevî alanda parlak bir dönem yaşamıştır.Türkler'in İslâmiyeti kabul ettiği sırada, İslâm dünyasında iki büyük dinî-siyasî yapı vardı; Sünnî Abbasi halifeliği ve Mısır'daki şiî Fatımî devleti. Bu iki güç arasında bir mücadele söz konusuydu. Türkler arasında Sünnîlik ve onun dört mezhebinden biri olan Hanefîlik daha çok benimsenmişti. Türk toplulukları arasında Hanefîliğin yanı sıra Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezhepleri de yayılmış idi. Ancak toplumda ve devlet adamları arasında engin bir hoşgörü ortamı hazırlanmıştı. Devletin kendine yakın olsun olmasın, ortaya çıkan tarikatlara müdahale etmemesi, dinî düşüncelerin ve ilimlerin gelişmesine zemin hazırlamıştır.İslâmî bilimlerin bütün alanlarında, Türk-İslâm devletleri devrinde büyük âlimler yetişmiştir. Devirlerinin en ünlü din âlimleri olan bu kişilerden bazıları şunlardır:
Tefsir (Kur-an-ı Kerîm'in açıklanması): Kuşeyrî (Selçuklu), Zemahşerî (Harzemşah)
Hadis (Peygamberin sözleri): Ensarî, Bagavî (Selçuklu)
Kelâm (Din felsefesi, İman): Gazali (Selçuklu), Fahreddin Râzi (Harzemşah)
Bağdat Nizamiye medresesinin müderrisi olan İmam Gazali, İslâm felsefesinde, tasavvufta yeni bir çığır açmıştı. Farabi ile Doğu'ya taşınan Yunan felsefesine karşı çıkan Gazali, pek çok eser yazarak kelâm ile tasavvufu kaynaştırdı; sûfîliğin temellerini attı.
Sufilik ve Tarikatlar: İlk Türk-İslâm devletleri zamanında Sûfîlik özellikle Maveraüennehir ve Horasan'dan beslenerek, halk üzerinde büyük etkilerde bulunmuştur. Türk sûfîleri ahlâk ve ruh temizliği ile beraber, kahramanlığı ve cengaverliği de benimsemişlerdir. "Alp-eren" adını verdiğimiz bu muharip dervişler Anadolu gibi birçok yerin Türkleşmesinde ve İslâmlaşmasın da önemli hizmetler görmüşlerdir.
Bu dönemde Kübrevîlik ve Yesevîlik,Kadiri ve Ekberî tarikatları Türkler arasında yayılmıştı.Bu dönemde Türk tasavvufunun en önemli şahsiyeti Karahanlı çağında, Sayram şehrinde doğan Hoca Ahmed Yesevî (ölm.1166) idi. Hoca Ahmed'in kurduğu Yesevîye tarikatı, Türkistan'dan Anadolu'ya kadar yayılmıştır. Daha sonraları Anadolu'da ortaya çıkan Bektaşîlik birçok tarikatın doğmasına sebep olmuştur. Türkçe yazdığı Divan-ı Hikmet'i, yüzyıllar boyu Türklerin elinden düşmemiştir.
3- SOSYAL ve İKTİSADI HAYAT
Mısır’da kurulan devletlerde yönetici kadro ve orduda Türkler çoğunlukta iken, halk arasında Arap be Berberiler, çoğunlukta olmuştur. Karahanlılar, yönetici,ordu ve halk olarak Türk idi. Gazneliler ve B.Selçuklular ise farklı unsurlardan oluşuyordu.
İslâmiyeti kabul eden Türkler böylece yeni bir döneme girmişlerdi. Şüphesiz bu yeni dönem sosyal hayatta da bazı değişiklikleri beraberinde getirmiştir. Ancak, yeni şartlara uyum sağlayan Türkler eski yaşantılarını, millî benliklerini de korumuşlardır.
İslâmiyeti kabul ettikten sonra konar-göçer Türk boylan arasında yerleşik hayata geçişin hızlandığı görülmektedir. Köylere yerleşenler, tarım ve hayvancılıkla uğraşırken; şehirlere yerleşenler esnaflığa, sanata ve ticarete atılmışlardır.
Şehirlerdeki çeşitli meslek grupları ayrı ayrı birlikler (ahilik: lonca) hâlinde örgütlenmişlerdi. Konar-göçerlere hayvanlarını otlatacakları yaylak ve kışlakları temin etmek, güvenliklerini sağlamak da devletin başlıca görevi idi.
Türk-İslâm devletlerinde iktisadî yapının özü ziraata dayanmaktaydı. Tarımın gelişmesi için Tolunoğlu Ahmed, Gazneli Mahmud gibi Türk Hükümdarları sulama kanalları yaptırdılar. Ancak, ticarî hayat da oldukça canlıydı. Uzakdoğu'dan Avrupa'ya uzanan ticaret yolları üzerinde bulunan Türk-İslâm devletleri, ticaret kervanlarını kontrol etmekteydi.
Karahanlılar ve Gazneliler İpek Yolu ile Baharat Yolu'nu kontrollerinde tutuyorlardı. Madenî eşyalar, ipekli-yünlü dokumalar ve tarım ürünlerinin ticareti yapılıyordu. Bu sebeple Kaşgar, Buhara, Semerkant gibi şehirler ticaret merkezi hâline gelmişlerdi.
Tolunoğulları ve Ihşidiler verimli Mısır topraklarında bir taraftan ziraat yaparlarken, diğer yandan Doğu-Batı ticaretinin de buradan geçmesini sağlayacak tedbirleri alıyorlardı. Nitekim Memlûklular zamanında Mısır ve Suriye büyük bir ticarî merkez hâline geldi. Kahire, İskenderiye, Şam, Halep gibi bölge şehirlerinin yıldızı parladı. Halkın refah düzeyi gittikçe yükseldi. Selçuklu çağında devlet daha da zenginleşmiştir. Sultan Alp Arslan, Melikşah, San-car ve hatta Kirman hakimi Kavurd, adlarına altın para bastırıyorlardı.
Büyük Selçuklularda topraklar dört kısma ayrılmıştı:
1- Has Topraklar : Vergi gelirleri sultana ve hanedan üyelerine bırakılan topraklardır.
2- İkta Topraklar :Geliri hizmet ve maaş karşılığı olarak komutanlara ,askerlere ve devlet adamlarına verilen topraklardır. Köylülerin ziraat yaptıkları iktalar, vergilerini ödedikleri müddetçe ellerinde kalırdı. İkta sahibi fazla vergi isteyemezdi.
İktaların faydaları şunlardır:
a) Toprak gelirleriyle memur maaşları karşılanmış ve iktalarda savaşa hazır askerler (Sipahiler) yetiştirilmiştir.
b) Üretim kontrol altına alınarak artırılmıştır.
c) Taşrada devlet otoritesi sağlanmıştır.
d) Göçebe Tükmenlerin yerleşik hayata geçmesi sağlanmıştır
3- Mülk Topraklar : Kişilere ait olan topraklardır. Kişiler istediklerine satabilirler, miras bırakabilir ve satabilirdi. Müslüman olmayanların arazilerine HARACİYE denmiştir.
4- Vakıf Topraklar : Devlete ait toprakların veya mülk toprakların bir kısmının ilmi ve sosyal kurumların ihtiyaçları gibi hayır işleri için ayrılan topraklardır. Sosyal ve İktisâdi hayatın canlı tutulması için hükümdarlar veya devletin ileri gelenleri pek çok vakıf kurmuşlardır. Vakfiyesi ele geçen ilk Türk k vakfı Karahanlı Hükümdarı Tamgaç Buğra Han oğlu Ebu İshak İbrahim'e aittir (1060-1068). Bütün Türk-İslâm devletlerinde Kervansaray, han, hamam, cami, medrese, köprü, çeşme, hastahane gibi pek çok sosyal tesis inşa edilmiş, bunların masrafları vakıflar tarafından karşılanmıştır.

4- DİL ve EDEBİYAT
Türk-İslâm devletlerinin hâkim olduğu sahalarda Türk, Fars (İran) ve Araplar yaşamaktaydı. Halk kendi dilini konuşurken, kurulan devletler resmî yazışmalarda Türkçe, Arapça ve Farsça'yı kullanmışlardır.
Karahanlılarda devlet dili, halkın dili ve edebî dil Türkçe idi. Bölgede eski zamanlardan beri konuşulan Uygur Türkçesi ile Karahanlı devletini oluşturan Karluk, Yağma, Çiğil gibi Türk boylarının kullandığı lehçelerin kaynaşmasıyla "Hakâniye" denilen Karahanlı Türkçesi ortaya çıkmıştır. Hakâniye Türkçesi, İslâm devri Türk dili ve edebiyatının gelişmesinde öncü rolü oynamıştır. Kutadgu Bilig (Yusuf Has Hacip) , Divân-ü Lûgat-it-Türk (Kaşgarlı Mahmut) , Atabetü'l-hakâyık (Edip Ahmet Yüknekî), Divan-ı Hikmet (Ahmet Yesevi) Karahanlılar döneminde yazılmıştır.
Diğer Türk-İslâm devletleri zamanında Arapça ve Farsça resmî dil hâline gelmiştir. Özellikle edebiyat dili olarak Farsça; ilim dili olarak Arapça bu dönemde kabul görmekteydi.Bu durum devrin şartlarından doğmaktaydı. Gaznelilerin ve Selçukluların İslâm dünyasına hâkim oldukları sırada ilim ve medeniyet dili Arapça idi
Gazneliler ve Selçuklular hâkim oldukları sahalardaki yerli halkı idare etmek için Arapça ve Farsça'yı kullanmak durumunda kaldılar. Hatta bir ölçüde bu dillerin gelişmesine zemin hazırladılar. Nitekim edebî Farsça'nın temelini atan Firdevsî, ünlü eseri Şehnâme'yi Gazneli Mahmud'un himayesinde yazmıştır. Vezir Nizamülmülk Siyasetname adlı eserini yazmıştır. İldenizoğulları zamanında Genceli Nizamî, Salgurlu Atabeyliği'nde Sâ'dî, Selçuklu devrinde Enverî ve Ömer Hayyam gibi şairler İran edebiyatının en güzel örneklerini vermişlerdir.
Türk-İslâm devletlerinde saray ve ordunun konuştuğu dil Türkçe idi. Bu nedenle Türkçe'ye çevriliyor, yerli halkın Türkçe'yi öğrenmesi için Arapça-Türkçe sözlükler hazırlanıyordu. İbni Mühenna, Alaaddin Bilik, Cemaleddin Türkî gibi yazarların hazırladığı eserler bunlardan en önemlileridir.

5- BİLİM ve SANAT
Bilim: Türk-İslâm bilim ve düşünce hayatının merkezi medreseler olmuştur. Daha önceleri dağınık şekilde ve bir sistemden yoksun olan eğitim sistemi ilk defa Karahanlılar’da programa bağlanmıştır.Yine ilk medreseleri inşa eden,ilk burslu öğrencilik sistemini uygulayan Karahanlılar olmuştur. Büyük Selçuklular ise Selçuklu veziri Nizamülmülk tarafından Bağdat'ta kurulan "Nizamiye Medreseleri" (1066), öyle büyük bir üne sahip oldu ki, bu medreseler İslâm medreselerinin ilk örneği olarak kabul edilmişti. Halbuki Samanoğulları ve Gazneliler devrinde de medreselerin bulunduğu bilinmektedir. Ancak, Nizamiye Medreseleri dinî bilimler yanında müsbet ilimlerin de okutulduğu ilk medreseler olmakla, modern üniversitelere öncülük etmiştir.Daha sonra ülkenin çeşitli şehirlerine kurulan Nizamiye Medreseleri de Bağdat'taki medreseyi örnek almıştır. Harzemşahlar, Atabeylikler ve Memlûklular gibi diğer Türk-İslâm devletlerinde de hükümdarlar sayılamayacak ölçüde medreseler kurmuşlardır. Meselâ, Zengîler zamanında sadece Musul'da 28 medrese bulunmaktaydı.
Türk-İslâm devletlerinde bilime ve bilim adamlarına büyük önem verilmiştir. Abbasiler zamanında başlayan eski Yunan ve Helen medeniyetlerine ait eserler ve felsefe akımlarının çevirileri, Türk hâkimiyeti devresinde zirveye ulaşmış idi. İslâm medeniyetinin öncüleri durumunda olan Türk bilginler bütün dünya tarafından tanınmış ve eserleri yüzyıllarca bilime rehberlik etmiştir. Bu Türk bilginlerinin en ünlüleri Farabî, Birunî ve İbni Sina'dır.
Felsefe dalında; El-Harezmî, Şehristânî ve tasavvufun öncülerinden Gazalî, İbn-i Rüşd, Fahreddin Razı, geo-metri'de Abdurrezzak Türkî, trigonometri'nin kurucularından Abdullah el-Baranî ilk akla gelenlerdir.
Selçuklu Sultanı Melikşah, İsfahan ve Bağdat'ta birer rasathane kurdurarak, İranlı ünlü matematikçi ve astronom Ömer Hayyam'ı buralarda görevlendirdi. Ömer Hayyam'ın da içinde bulunduğu bazı bilim adamları, Melikşah adına güneş yılına dayanan Celâli veya Takvim-i Melikşah adlarıyla anılan bir takvim hazırladılar.
Sanat: Sanat ve mimarlık alanlarında da Türk-İslâm devletleri zamanında büyük gelişme görülmektedir. Türk-İslâm kültürü ve sosyal hayatına uygun olarak gelişen mimarlığın en önemli örnekleri cami, medrese, kervansaray, imaret, darüşşifa (hastane) vb.dir. Genellikle büyük devlet adamları ve hükümdarlar tarafından yaptırılan bu eserlerin yaşatılması için zengin vakıf gelirleri bağlanmış idi.
lk Türk-İslâm mimarî örneği, Tolunoğlu Ahmed tarafından Kahire'de yaptırılan Toluniye Camisi'dir ve bu gün dahi varlığını korumaktadır Aynı hükümdar burada çeşme, hamam ve su bendleri, fakirlerin tedavi edildiği bir hastahane yaptırmıştır.
Karahanlı şehirleri Kaşgar, Balasagun, Buhara ile Gaznelilerin merkezi Gazne'de birçok dinî ve sosyal yapı bulunmaktaydı. Selçuklular ve Atabeylikler zamanında birçok şehir, mimarî eserlerle donatılmıştı. Özellikle Selçuklu ve Memlûklu eserleri daha ihtişamlı ve sanatkârane yapılardan oluşmaktaydı.
Bu mimarî yapılarda, Türkler tarafından geliştirilen kubbe, kemer ve sütun biçimleri kullanılmıştır. Bu mimarî tarzın geliştirilmesinde eski Orta Asya yaşantısının ve çadır kültürünün etkileri görülür. Özellikle tekke, kümbet ve camilerde bu özellikler daha çok hissedilir . Sultan Baybars ve Kalavun'un yaptırdığı Memlûk camileri, Sultan Melikşah'ın inşa ettirdiği İsfahan'daki Cuma Camisi. Merv'deki Sultan Sancar Camisi ve İldenizoğulları'na ait Nahcıvan'daki türbe, Türk üslubunu yansıtan en iyi örneklerdendir.
Yazı, cilt, çini, minyatür sanatları ile seramik, dokumacılık, taş ve maden işçiliği vb. alanlarda Türkler eşsiz örnekler vermişlerdir. İslâmî anlayışa uygun düşmemekle beraber heykel ve kabartma sanatını devam ettirmişlerdir. Örneğin, birçok yapıda hayvan figürleri kullanılmış, Sultan Tuğrul, bastırdığı madalyona kabartma resmini koydurmuştur.
Müzik alanında da Türkler yenilikler getirmişlerdir. Farabî, müzik üzerine iki eser yazmış ve bunlar dünya müzik tarihine geçmiştir. Eserinde ses ve müziğin fizik temellerini inceleyerek, ses perdesinin özelliklerini ilk defa ortaya koymuştur. Saraylardaki nevbet (bando), Osmanlı askerî mehterine örnek olmuştur. Ayrıca bazı tarikatların yaptıkları dinî müzik ve rakslar, Türk tasavvuf musikisinin ve semâların özünü oluşturmuştur.